top of page
Blog
İlişkilerimizden çocukluk deneyimlerimize, zor duygulardan kendimizle kurduğumuz ilişkiye kadar hayatın içinde karşılaştığımız pek çok konuya psikoloji penceresinden bakıyorum. Burada bağlanma, özdeğer, duygu düzenleme, ebeveynlik, değişim ve terapi süreci üzerine; bazen bilimsel bilgilerden, bazen de gündelik hayatın küçük anlarından yola çıkan yazılar bulabilirsiniz.


Başkalarını Gereğinden Fazla Umursama Sanatı
Bazen insan bir kararın kendisinden çok, o kararın başkalarında yaratacağı etkiyi düşünmekten yoruluyor. Mesela aslında bir yere gitmek istemiyorsun. İçinden net bir şekilde “Bugün gitmek istemiyorum” diyorsun ama hemen arkasından başka düşünceler geliyor: “Acaba ayıp olur mu?”, “Beni yanlış anlarlar mı?”, “Kırılır mı?”, “Bencil olduğumu düşünür mü?” Sonra bir bakıyorsun, kendi isteğin bir kenarda kalmış. Zihninde herkes var ama sen yoksun. Bence bazen “Ben neden bu kadar çok


Hazır Hissedince Başlarım
Pazartesi başlarım. Biraz daha motive olayım. Kendimi iyi hissedince yaparım. Hepimizin zihni bunları en az bir kez söylemiştir. Ama ilginç olan şu: Çoğu zaman motivasyon, harekete geçmeden önce değil harekete geçtikten sonra gelir. İlk yürüyüş, ilk telefon görüşmesi, ilk sayfa, ilk antrenman, ilk “hayır”… Küçük görünen her davranış, beynimize yeni bir hikâye anlatır: Ben bunu yapabilen biriyim. Ve zamanla sadece alışkanlıklarımız değil, kendimize bakışımız da değişmeye başla


Çocukken Olgun Bir Çocuktum, Şimdi Çocuksu Bir Yetişkinim
Çocukken duygularını tuttun. Ağlamadın, istemedin, beklemedin. Herkesin iyiliğini düşündün, kendini hep erteledin. Hayır diyemedin, sürekli onay aradın, herkesin yükünü üstlendin. Erken büyüyen, “olgun” bir çocuk oldun. Şimdi yetişkinsin ama… Eleştiriye dayanmak zor geliyor.Kırılınca içine kapanıyorsun. Takdir edilmediğinde eksik hissediyorsun belki. Bir yetişkin gibi duruyorsun ama içinde bir çocuk duyulmak istiyor. Bazı günler güçlü, ayakta, kontrol sende. Bazen de küçük bi


Koparılan Çiçekler
Bunu düşünmeye başladığımda aslında bahçeyle pek ilgim yoktu. Daha çok insanlarla… Daha doğrusu insanların birbirine bakma biçimiyle. Bir şey yapıyoruz ama yetmiyor. Yaptığımızı göstermek istiyoruz. Gösterdiğimiz de yetmiyor onaylanmak, anlaşılmak istiyoruz. Emin olmak için bir kez daha söylüyoruz: “Aa bak, ben yaptım.” Bazen dile bile gelmiyor ama davranışın tamamına siniyor. İnsan niye yapar bunu? Bence mesele kibir değil. Daha tanıdık bir yerden geliyor: Görünmez kalma kor


Rota Yeniden Oluşturuluyor
Yanlış sokağa girmişsin. Bir kavşağı kaçırmışsın. Belki bilerek saptın belki dalgınlıktan. Ama navigasyon “Bak ben demiştim” moduna hiç girmiyor. Biz ise tam tersini yapıyoruz. Hayatta bir yanlış yaptığımızda eleştirisel iç sesimiz hemen devreye girebiliyor: “Yine mi?” “Zaten sen hep böylesin.” “Niye daha dikkatli olmadın?” Yönünü belirleyen hedefine gitmeni sağlayan navigasyon bunu yapmıyor. O anda sadece şuna bakıyor: “Şu an neredesin ve buradan nereye gidebiliriz?” Ne kada


Senin Beğendiğin bir Tip Yok, Senin bir Paternin Var
Mesela mesaj atarsın, saatlerce cevap gelmez. Bir şey mi oldu? diye tekrar yazarsın. İstediğinde yazar sana, iyi dersin sorun yok. Sonra birden mesafe girer araya. Sen neyin değiştiğini anlamaya çalışırsın. Kafanın içinde aynı cümleler döner: “Ben mi fazla geldim?” “Acaba yanlış bir şey mi söyledim?” Ve sonra ondan küçük bir mesaj gelir. Bir anda rahatlama. Tamam dersin, demek ki sorun yokmuş. Ama bir süre sonra aynı döngü yeniden başlar. Aslında bu, çoğumuzun bir yerden tanı


Ayıp Olmasın Diye
Çocukluğumuzdan beri hepimize bir şey öğretilmiştir: “Aman, ayıp olmasın!” Hep birilerine kırılmasın, üzülmesin, yanlış anlamasın diye misafir tabağındaki son lokmayı bırakırız, gitmek istemediğimiz yerlere gideriz, içimizden gelmeyen işleri yaparız. Ama tüm bunları yaparken kendimize ne kadar ayıp ettiğimizi hiç düşündük mü? Hayatının hangi anında gerçekten “Ben bunu istediğim için yapıyorum” dedin? Yoksa çoğu seçiminde başkalarının beklentileri mi seni yönlendirdi? Başkalar


Çocuklar Küçük Yetişkinler Değildir
Büyük bir toplantı düşünün. Herkes ciddi, sessiz, dikkatle konuşulanları dinliyor. Tam o anda biri masaya çıkıyor, eline geçen kalemleri fırlatıyor, yüzüne fosforlu kalemle bıyık çiziyor. O kişinin bir sorunu mu var? Hayır. O sadece üç yaşında bir çocuk! Ama biz yetişkinler bu sahnede şöyle düşünüyoruz: “Neden uslu durmuyor? Neden mantıklı hareket etmiyor?” Peki, kendimize şu soruyu soruyor muyuz: “Ben üç yaşındayken, toplantılarda sessizce oturabiliyor muydum? Şimdi bile her


Bastırılan Duygulara Ne Oluyor?
Bir çocuğa “üzülme” dediğimizde, onun iyiliğini düşündüğümüzü sanabiliriz. “Korkma” diyerek onu cesaretlendirdiğimizi, “Kızma” diyerek daha sakin biri olmasına yardımcı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle mi? Çocuk, hissetmesine izin verilmeyen bir duyguyu nereye koyar? Korkusunu dile getiremezse, o korku kaybolmaz; şekil değiştirerek başka maskeler takabilir. Bazen bedende bir ağrıya dönüşebilir, bazen de beklenmedik bir öfke patlaması olarak ortaya çıkabilir. Üzünt


Tanıdık Olan Her Zaman Güvenli mi?
Bazı duygular vardır, size çok tanıdık gelir. Bir kokuyu, bir bakışı, bir sesi anımsatır. O tanıdıklık, sanki evinizin kapısından içeri girmişsiniz gibi bir his yaratır. Ama her tanıdık olan, gerçekten ev gibi midir? Bağlanma kuramı der ki; insanın gelişebilmesi için önce güvenli bir bağ kurması gerekir. Bowlby’ye göre bu bağ, yalnızca korunma hissi değil; aynı zamanda hayata açılan bir kapıdır. Güvenli bağ, insanı yeni yolları denemeye davet eder. Çocuğun zihninde, sevildiği


Çocukların İç Sesi, Bizim Sesimizden Doğar
Metroda yanımda 8-9 yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Kucağında buruşturulmuş bir defter, defterin kenarına eğri büğrü harflerle yazılmış bir cümle: “Ben yapabilirim.” O cümlenin etrafında, buruşturduğu sayfanın kenarlarına taşan karalamalar, belki sıkıntıyla çizilmiş yuvarlaklar, belki de hayallerin izleri… Ama ortada duran kelimeler sanki bütün sayfanın yükünü taşıyordu. Kimin sesi düşmüştü bu çocuğun içine? Bir öğretmenin mi, annenin mi, babanın mı? Bilemiyorum. Ama şunu bi


Seni Taşırken Kendim Düştüm
Bazen insan, iyi niyetiyle hızla koşarken aslında nereye koştuğunu fark etmez. Karşısındaki acı çeker, yıpranır, dağılır; sen de “Ben toparlarım, ben tutarım, ben iyileştiririm” duygusuyla ilişkiye omuz verirsin. Bu ilk bakışta sevgi gibi görünür ama zaman içinde, bir döngü ortaya çıkar: Kurtarıcı rolüne giren kişi tükenir, kurtarılacağını sanan kişi ise ne kadar iyileşir ki? Sorumluluk, sahibi tarafından taşındığında anlam kazanır. İnsan bir başkasının hikâyesini sırtlanmaya
bottom of page